|
|
.. KÖŞE YAZARLARI/ NİSAN 2009 / ÖZLEM BAĞCI |
MOSKOVA’DA EV HALLERİ
Moskova’da yıllardır yaşayıp da ev alamamış olan herkes gibi biz de bu konudan oldukça muzdaribiz. Bunca yıldır ödediğimiz kiralarla çok rahat bir ev alabilirdik oysa ki. Ama burada bu kadar uzun kalacağımızı tahayyül edemezken, öte yandan da zamanında üç kuruş olan evlerin bugün onüç kuruş olması bizim asla öngörebileceğimiz bir şey değildi.
Birkaç ay önce evsahibimizin bir telefonuyla bizim de gündemimiz bu konu oldu maalesef. Evini satmak istediğini, bir ay içinde evden çıkmamız gerektiğini söyledi. İlk şoku atlatır atlatmaz kıdemlı emlakçımız Larissa ile birlikte koyulduk ev aramaya. Moskova’da evlerin camlarına “sahibinden kiralık” ilanları asılmadığından tek alternatifimiz, bir kira bedeli karşılığında seve seve (!) yardımcı olan emlakçılar.
Moskova’da son yıllarda inanılmaz artan enflasyon, emlak fiyatlarına da yansımış ne yazık ki. Orta halli, eli yüzü düzgün bir ev bulmak için çılgın fiyatlar ödemeniz gerekiyor artık. Kiralar da dolar karşısında değerini koruyan ruble üzerinden istenince, bizim gibi dolarla maaş alanların hanesine bir dezavantaj daha ekleniyor.
Öncelikle emlakçınıza ne istediğinizi tam olarak anlattığınızdan emin olmanız gerekir; aksi halde hiç size uygun olmayan evler görüp moralinizi bozmanız işten bile değil. Evin yeri, metroya yakınlığı, çevrenin sakinliği, otopark durumu, girişinin temizliği vs gibi konulardan sonra içi yeni yapılmış, temiz, sade ve eşyasız bir ev bulmak için bol bol şans ve sabır gerekiyor.
Taşındıktan sonra yeni eve sığabilmek için bazı düzenlemeler, çanak anteninizin sökülüp takılabilmesi için bir dolu mücadele ve yeni komşularınızın sizin sınırlarınızı denemesi gibi ufak (!) konulardan sonra en az bir yıl için derin bir nefes alıp güle güle oturun. Zira gelecek yıl sizden %50 zam veya sudan bir sebeple çıkmanızın istenmemesinin bir garantisi yok. Bu kadar masraf yaptıktan sonra kısa bir süre içinde yeni bir taşınmaya dayanabilir miyiz bilemiyorum.
Umarım bu, bu ülkedeki son taşınmamız olur. Darısı İstanbul’a taşınmaya....
Şişli’de bir apartıman
Yoksa eğer halin yaman..
|
.. KÖŞE YAZARLARI/ MART 2009 / ÖZLEM BAĞCI |
DÜNYA KADINLAR GÜNÜ
Son çeyrek yüzyılda daha çok öne çıkan ‘özel günler’ kervanının belki de en gariban kalanıdır Dünya Kadınlar Günü. Çoğu ülkede bilinmez. Türkiye’de olduğu gibi, bazı ülkelerde ‘sözde’ önem verilir ve paneller, mitingler, özel televizyon programları vs. düzenlenerek kutlanır. Rusya gibi bazı ülkelerde de tatil ilan edilir, içilir, şarkılar söylenir, havai fişekler atılarak coşkuyla yaşanır. Peki bu günü diğerlerinden farklı kılan nedir?
Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı olan 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika'nın New York kentinde, tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadın, düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek amacıyla grevler yapmıştır. Bunu takip eden bazı gelişmelerin sonucu artık 8 Mart tarihi kadınlar için çok özel bir günmüş gibi kutlanır olmuştur.
Peki 8 Mart’ta dünyanın dört bir yanındaki kadınlar için ne değişmektedir, kadınların ne kadarının bu günden haberi vardır, daha da önemlisi erkeklerin ne kadarı kadınların bu gününden haberdardır sizce..
Tüm özel günlerde olduğu gibi birçok kişi bugünü gazete ve televizyonlardan takip etmekle yetiniyor bence. Rusya’da, diğer ülkelerden biraz daha farklı olmakla beraber ciddi boyutta kutlamalar yapıldığını görüyoruz. En azından kişisel olarak.. Çoğu kadın en azından bir çiçek almıştır mutlaka. Ama Türkiye’de bugün kaç kadına eşi sabah kahvaltı hazırlamış, çiçek almış, yemeğe çıkarmış ya da bugüne özel bir kutlama yapmıştır acaba? Bunları gereksiz ya da şımarıkça bulanlar olabilir; o zaman kaç kız çocuğu doğduğu için anneleri suçlanmış, kaç küçük kız berdele veya töre cinayetine kurban gitmiş, kaçı namus belasına zorla evlendirilmiş, yıllarca süren ama korkudan kimselere söylenememiş tacizlere katlanmaya devam etmiştir sizce?
Acı gerçeklere gözlerimiz dolarak katlanmak durumunda kaldığımız bu zamanda kadın olmak bence 1857 yılından çok daha zor artık. Eşit şartlar hala yok; kim ne derse desin, erkek hala ve her yerde daha avantajlı. Kadın da çalışmak zorunda olduğu halde evin yükü büyük oranda kadında. Hele çocuk sahibi kadınlar için çalışmak adeta kabus. Eğitimli ya da cahil, zengin ya da fakir, genç ya da yaşlı farketmeden kadın büyük oranda fedakarlık yapmak ve yuvasında eşini ya da babasını, işyerinde patronunu ve çalışanını dengeli bir şekilde idare etmek zorunda. Ofiste iş, evinde hamarat ev kadını olmalı; gezme tozmalarda güzel, bakımlı ve zayıf, aynı zamanda da doğurgan ve anaç olmalı. Kısacası süper güçlere sahip olsak da biz kadınlar; trafikte erkek şoförlere, evde anlayışlı(!) kocalara, işyerinde ise aklı evvel kadınlarla çalışmak zorunda kalan zeki(!) patronlara yaranamayız. O yüzden bize senede bir gün bile fazla değil mi sizce!!!
|
.. KÖŞE YAZARLARI/ ŞUBAT 2010 / ÖZLEM BAĞCI |
MED-CEZİR
Gurbette yaşayanların en büyük ortak paydası, elbette ki memleket özlemidir. İster koşa koşa, isterse mecburiyetten gelmiş olsun insanlar, kimsenin inkar edemeyeceği ve kopamayacağı kocaman bir anavatan gerçeği vardır ortada.
İlk başta çok etkili hissetmez insan; başka bir ülkenin kültürü, değişiklikleri büyüler çünkü. Kendi ülkesiyle karşılaştırmalar yapar ve kazanan hep gurbet vatandır. Zamanla inceden inceye gelir sızı, büyür özlem. Ve gitmeler gelmeler arasında öyle bir an gelir ki, gidemez/kalamaz olursunuz.
Uzun zamandır bu gel-gitler beni de vuruyor ne yazık ki.. Her seferinde aklımın ve kalbimin bölündüğünü görebiliyorum. Evim burda, benliğim orda; hayatımın şimdiki zamanı burası; geçmiş ve gelecek orası. Bu çözümsüz sorun kalplerimizin vazgeçilmez yükü, bence.
Gerek iklim, dil ve kültür farkı, gerekse yaşla beraber gelen köklü bağlılık duygusu, insanı gün sayar hale getiriyor. Henüz dönmüş bile olsanız, geri sayım başlıyor zihninizde, yüzlerce günden geriye..
Ama en acı gerçek de, bu gidiş gelişler sonrasında ruhunuzda kalan ve gittikçe derinleşen boşluk ve aidiyetini yitirme duygusu oluyor. Bunu ne kadar sık giderseniz o kadar yoğun hissediyorsunuz. İki taraftaki hayatı da ıskalamamaya, hem ordakilere hem de burdakilere yetmeye çalışarak müthiş bir çaba gösteriyorsunuz, farkında olmadan. Bu da insanı çok yoruyor...
Çocuklarınız bir yanda kalabalık, eğlenceli ve bol hediyeli günler geçiriyor, kendi dilinde ve kültüründe, bir yanda da anlaşamadıkları insanlarla arada sırada bir araya gelerek, çoğunlukla da evde sessiz günler geçirir oluyor. Ve o küçücük beyinleri bu işi çözemediğinden bazı dışavurumlar başgösteriyor, kaçınılmaz olarak; bazen uyku veya yemek düzeni bozuklukları, bazen de hastalık olarak...
Birgün kendi üç oda bir salon ve geniş balkonlu evlerimizde yaşamanın hayalini canlı tutarak, burada gün saymaya devam ediyoruz içimizden; bilmemkaçbinüç, biniki, binbir...
*************************************************
“ Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”
Yahya Kemal Beyatlı (İstanbul’umuza)
|
.. KÖŞE YAZARLARI/ ARALIK 2009 / ÖZLEM BAĞCI |
ANNELER KULÜBÜ
Erkeklerin askerlik, kadınların ise doğum hikayeleri malumdur. Birkaç kişi bir araya gelince, konu mutlaka buralara gelir. Anne olmuş veya olmak üzere olan, ya da bir gün mutlaka olmayı isteyen her kadın da yakınındakilerin hamilelik ve doğum macerasını en az bir kez duyar.
Garip bir durumdur annelik. Akılla açıklanması pek mümkün olmayan duygular yoğunluğudur. Minik bebeği içinizde hissettiğiniz o an başlar ve ömürlüktür. Aklınızın ve yüreğinizin büyük bir bölümünü kaplarken, artık hayatınız minik yavrunuz için yaşanır. Onsuz nefes alamaz, onun başına gelebilecek her türlü kötülüğe karşı çelikten bir kalkan olursunuz adeta.
Doğal olarak da bu eşsiz duyguyu önünüze gelen herkesle paylaşmak istersiniz. Karşınızdaki anne ise işiniz kolay; sizi en iyi bir anne anlar çünkü. Anne olmayan biri içinse siz, aklını çocuğu ile bozmuş, 3 lokma daha fazla yemek yedirmek için türlü numaralar çeviren, çocuğu iki kez hapşırsa telaşlanan, aşırı tepkiler veren ve haberlerde ölen ya da şiddet gören çocukları gördüğünde ağlayan garip bir insansınızdır.
Birkaç anne bir araya gelirse konu dönüp dolaşıp çocuklara gelir. Hele aynı yaşlarda çocukları olanlar için terapiye dönüşür buluşmalar. Doğumundan yemek alışkanlıklarına, yaş sendromlarından uyku düzenine kadar bir çok şey konuşulur. Kaçıncı ayda neler yaptığı, ilk dişinin çıkışı, ilk kelimesi hep paylaşılır. Ve en garip olanı da kimse bundan sıkılmaz.
Bazen çok sık gördüğünüz arkadaşlarınız ve çocuklarına da müdahale hakkını duyarsınız; anne olmanın bir diğer yan etkisi de bütün çocukları kendinizin doğurduğunu sanmanızdır zira. Hele yeni anne olmuş biri gelirse karşınıza, tüm tecrübenizi bir anda aktarmak istersiniz. Hatta farkında olmadan ileri gider ve “onu öyle yapma, böyle yap” moduna girip kendinizi kaybedebilirsiniz.
Moskova’da da tam olarak adlandırmadığımız bir kulübümüz var bence. Hamilelerin doğum yapacakları en iyi hastaneyi bulmalarından iyi bakıcılara kadar; kreş, okul, doktor gibi birçok konuda inanılmaz bir paylaşım ağı kurduk zamanla. Kendimizden sonrakiler zorluk çekmesin diye de var gücümüzle her dara düşene yardım etmeye çalıştık, elimizden geldiğince. Çünkü herkes gibi biliyoruz ki, bu hayatta çocuklarımızdan değerli bir şey yok ve yine biliyoruz ki bu bir ömür böyle olacak.. Çocuklarımız bir gün anne-baba olsalar bile..
**********************************
KINALI KUZUM
Ne yiyor, ne içiyorsun
Elde değil aklım sende
Gece çok geç yatıyorsun
Gelde bi demli çay iç bende
Olmadı akşam yemeğe yetiş bari
Yolunu gözlüyor Perihan Hanım
Bu ayrı ev işine alışamadım
Sızlıyor ince ince sol yanım
A nenni nenniKınalı kuzum
Büyüdün de adam mı oldun
Yanağı pembem, dudağı kirazım
Gözü okyanusun iyi ki doğdun
Bu yürek çarpıntısı ömürlük biliyorsun
Büyümedin hiç gözümde
Bebeğim sen ne diyorsun
Bir dualık mesafedeyim
Ne zaman sıkışırsan yanındayım
Ha bu arada soğudu havalar aman ha
Üşütme yine, kurbanın olayım
SEZEN AKSU
|
.. KÖŞE YAZARLARI/ KASIM 2009 / ÖZLEM BAĞCI |
|
|
MTKO (Moskova Türk Kadınları Organizasyonu)
Geçenlerde olağan aylık toplantılarımızdan birinde yeni gelen birçok arkadaş tanıdık. Kimi birkaç hafta, kimi ise birkaç ay önce gelmiş Moskova’ya; hepsi de eş durumundan elbette. Kendilerini tanıttılar, kısa da olsa hikayelerini paylaştılar. Buraya kadar gelmiş olmaları, bu topluluğu bulmaları ve hatta bir süredir bazılarının birbirleriyle yakınlaştığını görmek garip hisler uyandırdı bende...
Yıllar önce benim ancak geldikten 8 ay sonra katılmam mümkün olabilmişti organizasyona. Gelir gelmez önce dil öğrenmek, ardından iş bulmak ve de yüksek lisans tezimi bitirebilmek için kütüphaneleri aşındırmakla meşgul olduğumdan; organizasyon ile ilişkili kimseyi tanıyamamış ve dolayısıyla da benim gibi kadınların burada neler yapıp da delirmediklerini anlayabilmem mümkün olamamıştı.
Benim için açık bir pencereden gelen temiz bir hava gibiydi organizasyona katılmam. Belirli aralıklarla bir araya gelen, birbirinden sosyal, kültürel, eğitim ve yaşanmışlıklar açılarından çok farklı olup da ortak paydaları eşlerinin peşlerinden buraya gelmek olan birçok kadın vardı bu şehirde. Hepsi de aktif, Türkiye’deki hayatlarında (biz buna ‘önceki hayatlar’ diyoruz) çalışan, üreten birçok kadın burada da boş duramamış, durmak istememiş ve 1995 yılında MTKO’yu kurmuşlar. İçlerinde çeşitli yetenekleri olan ve bunları diğerleri ile paylaşan; kendi çektikleri sıkıntıları yeni gelenlerin çekmemeleri için bu arkadaşları ‘sokak sokak’ gezdirmekten kaçınmayan; Türk kültür ve dilinden uzakta büyütmek zorunda kaldıkları çocuklarını burada biraraya getirip, kısıtlı da olsa onlara özlerini öğretebilmek ve hayat sanki normal akışında ilerliyormuşçasına eşlerine destek olabilmek adına nelerden vazgeçmek zorunda kalan, harika örnekler kazandırdı bana MTKO.
Ancak son yıllarda bu organizasyonun devamlılığı ile ilgili bazı sorunlar yaşanmakta. Öncelikle belirtmeliyim ki yönetimde olmak ve bir yıl boyunca (Ekim – Mayıs ayları arasında, toplam 8 aydan oluşan faaliyet yılı) aylık genel kurul toplantıları; yılın başında eşlerin de katıldığı tanışma yemeği, yılbaşı ve Türk balosu adları altında iki tane müzikli ve sanatçılı gece; özel günler için toplantılar (8 Mart Kadınlar günü, bayram kahvaltıları), yeni gelenler için kahvaltı ve kapanış yemeği düzenlemek; yeterli katılımcı bulmak ve sponsorlar yardımıyla mali konuları organize etmek oldukça zor işler. Herşeyin ötesinde bu işlere gönüllü olmak, bazen aile hayatınızdan fedakarlık etmek ve bozulan sinirlere, ilişkilere sahip olmak herkesin altından kalkabileceği yükler değil. Bütün bunların ötesinde yaşatılmak istenen müthiş anlamlı ‘Çocuk Kulübü’ ise apayrı bir gerçek.
İlk senelerde çekişmeli başkanlık yarışmaları, kalabalık ve görev dağılımının bilincinde yönetim kurulları ve düzenli çıkan gazeteyi görmeye alışan bizler için son 3 yıldır yaşanan organizasyonu sahiplenmeme, taşın altına elini koymama ve sorumluluktan kaçıp sadece eleştirme misyonları güden anlayış ne yazık ki hüzün verici. Çünkü organizasyonun devamlılığı saglanamamakta, yeni gelenlerin birbirlerini ve eski olanları bulması; insanların burada sosyal bir hayat yaşayarak kendi memleketlerinin eksikliğini bir nebze de olsa azaltması gibi ihtiyaçları yerine getirilememekte ve birçok mutsuz insan, aile ve topluluk yaratmaktadır.
Son yıllarda organizasyon için çalışıp didinen arkadaşlarımızın üç aşağı beş yukarı aynı insanlar olmaları hem onları yormakta ve bunaltmakta hem de yeni fikirler, mekanlar, imkanlar yaratılmasını sekteye uğratmaktaydı ne yazık ki. Bu arkadaşlarımızın tek dileği organizasyonumuzun faaliyetlerine devam etmesidir; burada yaşadıkları sürece de bu konuda ellerinden geleni yapacaklarından eminim. Ancak, elbirliği ile omuzlanan yüklerin ne kadar hafiflediğini de hatırlatma gereği duymaktayım.
Ntekim bu sene karşımıza yepyeni, bomba gibi bir yönetim çıktı ve görev alan her arkadaş, kendi imkanları dahilinde ellerinden gelenin en iyisini yapma çabasında olduğunu, daha ilk aydan bizlere hissettirdiler.
Cumhuriyet Balosu’nu gelenkselleştirmek için oldukça zor şartlarda koşturan tüm arkadaşlarıma şimdiden teşekkürler. Onları gördükçe, MTKO’nun daha uzun yıllar dimdik ayakta duracağına olan inancım daha da güçleniyor.
Nice 15 – 25 – 55 yıllara!!!
Özlem BAĞCI
|
|
|